15 Mart 2011 Salı

Yağmurun Çocuğu


Rüyamda gördüm seni. Yumuşacık bir rüyaydı bulut gibi. Üzerine bir kelime düşse dağılır. Sisler içinde, hissedilen ama anlatılamayan. Uzun süredir, aylardır ilk kez mutlu açtım gözlerimi. Yağmur yağıyordu. Sen mi yağmuru getiriyorsun, yağmur mu seni getiriyor bilinmez.

Sen; yağmurun çocuğu… Yağmurun ellerinde büyüyen. Beyaz olamayacak kadar gri, siyah denemeyecek kadar aydınlık. Saçları hep ıslak, üzerinde toprak kokusu ve gitmek bilmeyen buğu. Hep başlangıçlarla anılan. Üzerine düştüğü toprağa hayat veren, canlandıran. Gözleri gökyüzü kadar değişken. Sen yağmurun çocuğu…

Her damlan birbirinden farklıdır. Ancak bakmasını bilen gözler görür bunu. Her yağmur damlasını iki melek indirirmiş yeryüzüne diye bir söylence vardır. Senin koruyucun yağmurun kendisi.

Başına buyruk inersin istediğin yere. Seni taşıyan bulutları getiren rüzgar dışında hiçbir güce bağlı değilsin. Bütün doğaya ve insanlara yukarıdan bakarsın. Kibrinden değil, başka türlü olabilemediğinden. Sonra toprağa bıraktığında kendini, son yudumuna kadar içilmeyi kabul etmişsin demektir zaten. Otlar, ağaçlar, yapraklar seni içlerine alırlar. Görünen güzel bir çiçektir ama damarlarında dolaşan sen olursun. Bir taşa, kayaya denk gelirsin bazen. Ya delik deşik edersin vuruşlarınla onu, ya da hiç iz bırakmadan süzülüp gidersin üzerinden. O gün nasıl yağdığına bağlıdır bu. Canını acıtmak istediğinden değildir yaralamaların. Görmesi gerekeni gösterme isteğinden daha çok. Seni bekleyen çöllere de uğrarsın ara sıra. Kaybolup gidersin kum denizinde. Ah senin suçun değil bu! Yetemezsin bu kadar susuzluğa…

Ağlamak isteyen insanların maskesi olursun. Romantik anların fondaki sesi. Oysa böyle dertlerin yoktur senin. Bu, insanların sana yüklediği anlamdır. Pencereden akıp gidişini –intihar edişini?- seyrederler. İntihar ettiğini bilmeden, kendi düşüncelerine odaklanarak. Senin kendi kanınla, kendine çizdiğin yollara bakarak yol haritaları oluştururlar hayatlarına. Sen ölürsün, başka bir coğrafyada yeniden doğmak için. Onlar pencerelerinin önünden kalkıp işlerine dönerler.

Sen; yağmurun çocuğu, yağmur damlaları olarak yeryüzümüze, yüzümüze, ellerimize düşen. Her damlanda hayatın en büyük sırrını barındıran. Oksijen ve hidrojen olmanın, et ve kemik olmanın çok ötesinde. Nereye düşsen onunla tanımlanan.

“Bardaktan boşanır gibi” yağdığında yüzleri yırtılan yaprakların, elleri, kolları kırılan ağaçların, güzelliklerini senden oluşan dereciklere bırakan çiçeklerin hepsinden daha çok yanmaz mı canın? Seline kapılıp giden evlerinin arkasından bakan insanlar kadar burulmaz mı için? O zaman mı gidip seni içine almayan taşlara, kayalara atarsın kendini? Üzerlerinden süzülüp yavaşlamak için?

Kara bulutların içini yer belleyip esip gürlememek olmaz elbet. Onca karanlığın içinden çıkıp sessiz, yumuşak, incecik yağabilmektir şaşılması gereken.

Sen; yağmurun çocuğu. Yağmurun koruyup kolladığı, onun kokusunu taşıyan. Her damlan ayrı bir noktasındadır yeryüzünün. Dönüp dolaşıp sana gelecektir hepsi. Çöllerden kum taneleriyle, çiçeklerden, ağaçlardan ağaç kokularıyla, taşların tuzuyla, saçlarına, ellerine dokunduğun insanların hüzünleriyle. Seni zenginleştirip çoğaltarak, sana karışıp senden yeni bir sen

oluşturarak. Yağmurun ellerinde büyü sen. EYLÜL 2008

1 yorum:

  1. Bu yazı bu blogu oluşturma sebebim. O kadar özeldir bendeki yeri.

    YanıtlaSil