16 Ocak 2012 Pazartesi

ÖMÜR (2)


25 Aralık 2020
Ömür, çenesini kanepenin arkalığına yaslamış, sakince yağan karı izliyordu. Bir fotoğrafa bakar gibiydi. Kar Ömür'de hep bu hissi uyandırmıştı. Donmuş bir görüntü. Dümdüz, ıssız, insansız ve huzurlu. İnsanlarla iç içe olmak zorunda kaldığı yıllar boyunca bastırmaya çalışmıştı bu duyguyu. Ama artık rahatça itiraf edebilirdi. İnsanları, kalabalıkları, sohbet etmeyi sevmiyordu. Yalnızlık onun seçtiği bir durumdu. Emekliliğine bir kaç yıl kalmıştı. Biliyordu ki, emekli olduğunda onu aramadıkları sürece kimseyi aramayacaktı. Mecbur kalmadıkça kimseyle konuşmayacaktı. En keyif aldığı  sohbetlerden sonra bile koşa koşa evine gelmeyi seviyordu o. Dışarıda ne kadar eğlenirse eğlensin, evinde geçireceği saatlere değişmezdi bunu. Evinde ve yalnız olmalıydı.
Bir kaç yıl önceye göre daha dingin, durgun ve olgundu. O onu sevmeyecekti, kabullenmişti. O'nunla ilgili hiçbir şey kontrolünde olmayacaktı. Bunu da kabullenmişti. Konuşmaları artık öfkeyle, tartışmayla bitmiyordu. İmalar, kırgınlıklar da olmuyordu.  Çok büyük sevinçler, mutluluklar da olmuyordu ama. Şu yağan kar gibiydi işte.
Kar gibi, kötü, çirkin olanları örtüyordu Ömür. Farkında değildi. Başa çıkamayacağı, yüzleşemeyeceği ne varsa yok sayıyordu. Onsuz olamazdı. Yokluğuyla baş edemezdi. Bu yüzden sevmemesini kabullenmişti. Savaşı kaybetmemek için geri adım atmıştı. Sahip olduklarını korumaya çalışıyordu. Onlar her an azalıyordu. Ama süngüsünü düşüremezdi. Arkasını dönüp çekip gidemezdi. Kendisini anlayan tek kişiden vazgeçemezdi.
Çocuklar doldurmuştu bahçeyi. Rengarenk kaşkolları, eldivenleri ve şapkalarıyla. Karın üzerinde minik izler bırakarak yürüyor, koşuyor, kardan adamı nereye yapacaklarını tartışıyorlardı. Kar artık güzel, kusursuz, ıssız değildi. Ömür pencerenin önünden kalktı. Kazağının kolunu, kesik izlerinin gümüş bir leke gibi durduğu bileğini kapatacak şekilde çekti. Bu otomatik bir davranıştı  onun için. Kahve yapmak için mutfağın yolunu tuttu.

25 Aralık 2017
Otobüsten iki durak sonra inmişti. Otobüste olduğunu bile unutmuştu o. Dalgındı, yorgundu, bıkmıştı. Sürekli "haklısın" demekten, her kelimesini tartmaktan, yaptığı, yapmadığı pek çok şeyden suçlanmaktan ve neyse işte... Otobüsle geldiği yolu geri yürüyordu. Rüzgar iyi geliyordu. Başka bir hayatın varlığını hatırlatıyordu. Düşünceleri dağılıyordu hiç değilse. Gönül gelecekti bu akşam. Markete uğrayıp alışveriş yaptı.
Gönül'ü işyerinden tanıyordu. Bir sıkıntısı vardı mutlaka. Ömür insanların dertleri olduğunda hatırladıkları biriydi. O yüzden artık arkadaşlığa inanmıyordu. O, İnsanlar için koltuk değneğiydi sadece. Desteğe ihtiyaç duyduklarında gelirler, istediklerini alırlardı. Mutlu ve iyi olduklarında kaybolurlardı ortadan. Ömür bilirdi o yüzden; telefonu ya da evinin kapısı çaldığında birinin koltuk değneğine ihtiyacı var demekti.
Güler yüzlü, anlayışlı, hiç sorunu olmayan arkadaş maskesini takıp gülümseyerek açtı kapıyı Gönül'e. Yarım saat sonra maske yüzüne yapışmış, kendini rolüne kaptırmış Gönül'ü dinliyordu Ömür. Söyleyecekleri bitince de o konuşmaya başladı:
" İnsanlar bizi bizim istediğimiz gibi sevmezler bazen. Ama bu sevmedikleri anlamına gelmez ki. Metin sana değer vermiyor olsa, neden seninle saatlerce konuşsun? Hem neden onun duygularına bu kadar takıldın? Sen ne hissediyorsun, ne yapmak istiyorsun ona odaklan bence. Onun tavrına göre tavır alıyorsun, onu kırmamak için kendini parçalıyorsun. Kendi duygularına set çekmişsin sanki."
Konuştukça Gönül'ün kendi içine dönen gözlerini, aydınlanan yüzünü fark ediyordu. Ömür insanlara iyi geliyordu. Kendisinin yapamadıklarını onlara söylüyor, kendine yardım edemezken onlarca kişiye yol gösteriyordu. İçi cayır cayır yanarken, dünyanın en huzurlu sesiyle anlatıyordu. Kendine sorduğunda cevap alamadığı yüreği, Gönül sorduğunda dünyanın en kolay sorusuymuş gibi cevaplıyordu.



Devamı ne zaman bilmiyorum.. Bir hafta içinde yazarım herhalde.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder