Ben on bir yaşındayken
küçük kahverengi bir bavulum vardı. Köşeleri aşınmış, derisi yer yer soyulmuş.
Fazla doldurunca açılmasın diye bel kemeriyle ortasından bağlardı annem. Her
eylül ayında o bavula pijamalarım, diş fırçam, macunum, okul kıyafetlerim, iki
tane eteğim ve kazağım, köşelerinde adımın baş harfi işli iç çamaşırlarım
konurdu. Başka bir şehre okumaya gider, yatılı okulda kalırdım. Anneme sürekli mektuplar yazar, beni oradan
alması için yalvarır, hatta tehditler savururdum. Şubat tatilinde ve yaz tatilinde
minibüste, bavulum koltuğumun yanında, hiç bitmeyecek gibi uzayan tozlu köy
yolunda anneme kavuşmak için arabayı daha hızlı sürmesi için içimden şoföre
yalvarırdım. Annem bana ıspanaklı börekler yapar, patates kızartırdı. Aralıksız
konuşurdum. Anlatacak çok şey olurdu. Bu yatılı okul hayatı altı yıl sürdü.
Sonra üniversite, yine şehir dışı. Yine bavullar ve yolculuklar. Kavuşmaların
tersine döndüğü, Ankara’ya dönmeyi iple çektiğim zamanlar… Nerede olsam, hep
olmadığım yeri özlüyordum. Hep bir yanım eksik,
hep bir aitsizlik…
Şimdi eylül geldiğinde evimin koridorunda yine bavullar
oluyor. Renkleri farklı, daha yeni. Yolcum on bir değil yirmi beş yaşında. Yine
de o bavulları orada görmek içimi yalnızlıkla dolduruyor. Düzeltiyorum; içimi
yalnızlıkla boşaltıyor. Şimdi yollara düşen kızım. İki ayrı evi, iki ayrı
hayatı var. Kavuşmalarımızı bekliyorum. Geldiğinde her şeyi kısa bir süreye
tıkıştırıp yaşamayı. Sevdiği yemekler, gidilecek yerler, konuşulacak konular…
Onunla birlikte içimdeki çocuğu da besliyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder