12 Ocak 2026 Pazartesi

BAVUL

 



Ben on bir  yaşındayken küçük kahverengi bir bavulum vardı. Köşeleri aşınmış, derisi yer yer soyulmuş. Fazla doldurunca açılmasın diye bel kemeriyle ortasından bağlardı annem. Her eylül ayında o bavula pijamalarım, diş fırçam, macunum, okul kıyafetlerim, iki tane eteğim ve kazağım, köşelerinde adımın baş harfi işli iç çamaşırlarım konurdu. Başka bir şehre okumaya gider, yatılı okulda kalırdım.  Anneme sürekli mektuplar yazar, beni oradan alması için yalvarır, hatta tehditler savururdum. Şubat tatilinde ve yaz tatilinde minibüste, bavulum koltuğumun yanında, hiç bitmeyecek gibi uzayan tozlu köy yolunda anneme kavuşmak için arabayı daha hızlı sürmesi için içimden şoföre yalvarırdım. Annem bana ıspanaklı börekler yapar, patates kızartırdı. Aralıksız konuşurdum. Anlatacak çok şey olurdu. Bu yatılı okul hayatı altı yıl sürdü. Sonra üniversite, yine şehir dışı. Yine bavullar ve yolculuklar. Kavuşmaların tersine döndüğü, Ankara’ya dönmeyi iple çektiğim zamanlar… Nerede olsam, hep olmadığım yeri özlüyordum. Hep bir yanım eksik,  hep bir aitsizlik…

Şimdi eylül geldiğinde evimin koridorunda yine bavullar oluyor. Renkleri farklı, daha yeni. Yolcum on bir değil yirmi beş yaşında. Yine de o bavulları orada görmek içimi yalnızlıkla dolduruyor. Düzeltiyorum; içimi yalnızlıkla boşaltıyor. Şimdi yollara düşen kızım. İki ayrı evi, iki ayrı hayatı var. Kavuşmalarımızı bekliyorum. Geldiğinde her şeyi kısa bir süreye tıkıştırıp yaşamayı. Sevdiği yemekler, gidilecek yerler, konuşulacak konular… Onunla birlikte içimdeki çocuğu da besliyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder