12 Ocak 2026 Pazartesi

BAVUL

 



Ben on bir  yaşındayken küçük kahverengi bir bavulum vardı. Köşeleri aşınmış, derisi yer yer soyulmuş. Fazla doldurunca açılmasın diye bel kemeriyle ortasından bağlardı annem. Her eylül ayında o bavula pijamalarım, diş fırçam, macunum, okul kıyafetlerim, iki tane eteğim ve kazağım, köşelerinde adımın baş harfi işli iç çamaşırlarım konurdu. Başka bir şehre okumaya gider, yatılı okulda kalırdım.  Anneme sürekli mektuplar yazar, beni oradan alması için yalvarır, hatta tehditler savururdum. Şubat tatilinde ve yaz tatilinde minibüste, bavulum koltuğumun yanında, hiç bitmeyecek gibi uzayan tozlu köy yolunda anneme kavuşmak için arabayı daha hızlı sürmesi için içimden şoföre yalvarırdım. Annem bana ıspanaklı börekler yapar, patates kızartırdı. Aralıksız konuşurdum. Anlatacak çok şey olurdu. Bu yatılı okul hayatı altı yıl sürdü. Sonra üniversite, yine şehir dışı. Yine bavullar ve yolculuklar. Kavuşmaların tersine döndüğü, Ankara’ya dönmeyi iple çektiğim zamanlar… Nerede olsam, hep olmadığım yeri özlüyordum. Hep bir yanım eksik,  hep bir aitsizlik…

Şimdi eylül geldiğinde evimin koridorunda yine bavullar oluyor. Renkleri farklı, daha yeni. Yolcum on bir değil yirmi beş yaşında. Yine de o bavulları orada görmek içimi yalnızlıkla dolduruyor. Düzeltiyorum; içimi yalnızlıkla boşaltıyor. Şimdi yollara düşen kızım. İki ayrı evi, iki ayrı hayatı var. Kavuşmalarımızı bekliyorum. Geldiğinde her şeyi kısa bir süreye tıkıştırıp yaşamayı. Sevdiği yemekler, gidilecek yerler, konuşulacak konular… Onunla birlikte içimdeki çocuğu da besliyorum.

23 Aralık 2025 Salı

Medeni Hal Değişikliği

 


Annem altmışından sonra kocayı boşamaya karar verdi. Aman evde bir bayram havası. Benim bayramım. Zil takıp oynayacağım neredeyse ama diğer tarafın unvanı “baba” olunca dizimi kırıp oturuyorum. Ben zaten sürekli iki taraf arasında pinpon topu misali gidip gelen bir zavallıyım. “Git annene söyle”, “Babana de ki”, “Haksız mıyım evladım sen söyle” Avukat olmalıymışım! Bizim evde duygularını söyleme ve yaşama özgürlüğü anne ve babama aittir. Ev iki kocaman egonun savaş alanıdır. Neyse neyse bitti işte. Annemin keyfi yerine gelsin diye boşanma partisi düzenliyorum. Elbette babamın haberi olmayacak! Aklımı peynir ekmekle yemedim. Şaşırmayın lütfen. Evlenirken eğleniyorsak, boşanırken de eğlenebiliriz. Sonuç olarak medeni hal değişikliği ikisi de.

Evlenirken yedi mahalleyi toplayıp düğün yapmak gelenek tabi. Herkes de güle oynaya gelir. Yemekler, halaylar,takılar… Ne diyeceğini de bilirsin. Mutluluk dilekleri, Allah bir yastıkta kocatsınlar, pek yakışmışsınızlar havada uçuşur.

Ya boşanırken? Ara ki bulasın bir âdem evladını. Çünkü tatsız, zor. Tarafların suratı sirke satıyor. Ağır bir yük. Birikmiş, düğüm olmuş sorunlar. Haklı insanlar gelmemekte. İşte bunu değiştiriyorum. Hatırlayın: Ben sorun çözücü olarak yetiştirildim.

Anneme kızlar arasında eğlence dedik kandırdık. Annemin yüzü yere bakar. Hayır hayır başı öne eğik olduğundan değil. Kaşları, göz kapakları, ağzının kenarı, yanakları hatta gıdısı sıvıymış da ayaklarına doğru akmak istiyormuş gibi.  Kapıdan da  bu memnuniyetsiz ifade ile girdi.  Kapının zor açıldığından şikâyet ediyordu. Üçüncü adımda otuz üç tane kusur saymıştı bile. İnsanlar Kızıldeniz gibi ikiye ayrılıp da mekânın ortasına yüksekçe bir tabureye  yerleştirdiğimiz babamın gülümseyen  devasa fotoğrafı ortaya çıkınca annem kısa bir an sustu. Nefesini tuttu. Onunla birlikte hepimiz tuttuk. Annem “Tüü Allah cezanı vermesin” ile başlayan yakası açılmadık küfürleri makineli gibi saydırınca hep birlikte fotoğrafı parçalayıp ortadan kaldırdık. Babama bunu asla yapmam! Konu annemin kocası. İkisini ayıralım lütfen.

Anneme alkolsüz kokteylini verip başköşeye oturttuk. Kendimi bildim bileli hayatımızda olan, anneme nasıl katlandığını asla anlayamadığım ama bunun için minnettar olduğum Nuran Teyze kısa bir konuşma yaptı. Annemin “o adama” katlanarak bir ömür tükettiğini, artık güzel günlerin geldiğini, kraliçeler gibi yaşamayı hak ettiğini söyledi. Alnından öperek altın rengi tacı, annemin gümüş saçlarına taktı. Herkes bunu bekliyormuş, ortaya atlayıp oynamaya, göbek atmaya başladılar.

Eğlence sürerken kraliçenin gözlerinin daldığını fark ettim. Hemen anlarım. Bunca yıllık annem. Kulağına fısıldadım: “Eğleniyor muyuz?” “Kız” dedi kolumdan beni kendine çekerek.  Ortam gürültülü.   “Bu akşam taze fasulye yapsak ya. Etsiz ama. Ben zeytinyağlı fasulyeye bayılırım. Bu mendebur yüzünden kırk yıldır zeytinyağlı fasulye yapmadım

Ah buna çok hazırlıksız yakalandım işte. “Yapalım anne 

9 Aralık 2025 Salı

PENCERE

 




Mustafa her sabah bacakları sızım sızım sızlayarak uyanıyordu.  Eskiden bunu gün içinde yağacak olan yağmura yorardı. Kahvedekilerin kendisiyle alay edip "Ne oldu yağmadı senin yağmur? Sen bu bacakları değiştir" şeklinde konuşmalarından sonra duruma uyanmış, konunun yağmur değil evdeki rutubet olduğunu anlamıştı. Ev dediyse lafın gelişi ev. Kimsesiz bir adamcağız kalıyormuş önceleri. Adam ölüp cenazesini belediye kaldırınca ev boş kalmış. Muhtar da kahvenin önünde kendisini görünce "Mustafa abi havalar soğuyor, parkta uyunmaz artık" deyip bu barakayı göstermişti. Kira falan da istememişti. İki aydır parkta yatıp kalkıyordu. Ödeyememişti evin kirasını. Yağmur yağdığında bir kaç yerinden akıtsa da başında bir çatısı, rüzgârı kesmeye gücü yetmese de küçük bir penceresi, boyasız olsa da dört duvarı olmuştu.  Eşyaları da pek mütevaziydi. Kapının arkasındaki iki çivi dolap görevi görüyordu. Hırkası, yedek gömleği burada asılıydı. Emektar dediği, ekmek teknesi boya sandığı da kapının girişinde duruyordu. Nemden neredeyse ıslak olan, rengi kirli bir sarı ve kahverengi bulamaca benzeyen yorganıyla yatağı da karşı duvardaydı. Kahveden aldığı arkası kırık sandalyenin üzeri mutfak eşyalarını topluyordu. Altında da küçük tüpü vardı.

Sabah boya sandığını alıp kahvenin önündeki kuytuya yerleşiyor, kahveci Muammer çay getirirse içiyordu. Kahvedekilerin, yoldan geçenlerin ayakkabılarını boyuyordu. Bazen bir evden bir çanta dolusu ayakkabı getirip döküyorlardı önüne. Zaten bir kaç kuruş kazanıp karnını doyurursa ertesi günü tatil ilan ediyordu. Parkta oturup yüzünü güneşe dönüyordu. Güneş sertleşmiş derisinden, kırışıklıklarından içeri sızıyordu. Kemiklerine kadar ulaşıyor, onu bir sevgili gibi sarıyordu. Ara sıra gözünü açıp parkta bebeğini dolaştıran annelere, okuldan eve dönen gençlere, bankta oturup birbirleriyle yarenlik eden emeklilere bakıyordu. Bu bakış bir bahar meltemi gibiydi. Rahatsız etmeyen, ürpertmeyen, derine inmeyen... Yavaşça, sakince bakıyordu. Düşünmüyor, yorum yapmıyordu.

Bu yetiştirme yurdunda, çok erken yaşlarda edindiği bir bilgiydi. İnsanların acı dolu hikâyeleri vardı. Bazı yaralar hala kanamaya devam ediyordu hatta. Bu kadar ağır yükler taşıyan insanları bakışlarıyla rahatsız etmemeliydi.  İnsanların gülümsüyor olması, mutlu oldukları anlamına gelmiyordu. Yurtta Samet vardı mesela. Dünya yansa hasırı yanmazdı. Çilli suratı, turuncu saçlarıyla hep sırıtırdı. Çelimsiz, çırpı bacaklarıyla top oynamaya çalışır, büyük çocuklar çelme takınca düşerdi de yine sarı dişlerini göstere göstere gülümserdi. Yatakhanede sırtındaki yol yol kırmızı izleri görünce açıklamıştı gülerek , "üvey babam yaptı, sobanın demiriyle". Yumuşacık bakmıştı ona. Mayıs sabahlarının, serin, ferah üşütmeyen meltemi gibi. Bilirdi yani, insanlara soru sormamayı, yaralarını deşmemeyi... Bir keresinde yatakhanenin penceresinden bir kadının yurda bırakırken bir çocuğa  sarıldığını görmüştü. Sarı yeşil zehirli bir kıskançlık dolanmıştı bedenine. Kalbini sıkmıştı. O çocuk, Ömür “annem beni alacak söz verdi” diye pencerelerde beklemişti aylarca. Sonra yaklaşmaz olmuştu gelen giden olmayınca.  Mustafa kıskançlığından utanmıştı. Ömür, aldatıldığından utanmasın diye gözlerine bakmamıştı hiç. Halden anlardı. Onu uzaktan koruyup kollamıştı. Dayak yemesin diye, kandırılmasın diye.

Bazılarını duygusuz yapmıştı yurtta yaşamak, bazılarını acımasız, bazılarını onursuz, bazılarını şefkatli, bazılarını arkadaş canlısı. Mustafa ürkek, temkinli biri olmuştu. Sessizce geçerdi insanların yanından. Fark edilmezdi. Kimseyi rahatsız etmezdi. Kimseden bir şey istemezdi.

O sabah da ağrıyan bacaklarını yataktan sarkıtıp, elleriyle dizlerini ovaladı. Ses duyunca pencereye baktı. Onu gördü. Minik pembe ağzını açmış, sesinin yettiğince bağırıyordu. Henüz bir kuyruğunun olduğundan haberi olmayacak kadar küçüktü. Kuyruğu havada, bütün tüyleri dikilmiş, var olduğunu duyurabilecek tek varlığı sesiyle mahalleyi ayağa kaldırıyordu. Mustafa farkında olmadan gülümsedi. Yavru kedilerin böyle bir gücü vardı. Birden gülüveriyordu insan.

Bir ev sahibi sorumluluğuyla kediye ne ikram edebileceğini düşündü. Süt ne arasın Mustafa’nın evinde. Plastik kabın dibinde biraz yoğurt kalmıştı. Parmağına alıp ufaklığa uzattı. Ufaklık pütürlü diliyle yaladı. Biraz daha getirdi. Onu da silip süpürdü. Neyse ki midesi de minikti de doydu. Eline sürtündü Mustafa’nın. Sonra yüzünü kokladı. Aynı merakla açık pencereden içeri baktı. Pat atladı içeri. Odayı milim milim kokladı. Yatağa çıkmayı denedi. Çok yüksek geldi başaramadı. Arkasında onu gözleyen Mustafa’nın desteğiyle yatağa tırmandı. Bir iki kendi çevresinde dönüp yatıverdi. Birlikte geçirdikleri zaman boyunca Mustafa’nın aşina olacağı yalanma seremonisi başladı. Dakikalar boyunca gözleri yarı kapalı, bütün vücudunu minicik diliyle yalaya yalaya temizledi. Yeterince temiz olduğuna ikna olunca da kirden rengi atmış çarşafın üzerinde uyuyakaldı.

Mustafa bütün bunlar olurken, merakla ama ürkütmeden, şefkatle ama acımadan baktı ona. Arka patisindeki görünen yarasına, içinde görünmeyen sahipsizliğin yarasına baktı. Boyuna, posuna aldırmadan hayatta kalmak için verdiği mücadeleye, bu dünyada kendine yer açmak için bulduğu bu gariban yatağa baktı. Anlaşılan bir ev arkadaşı olmuştu ve masrafa ortak olacak birine benzemiyordu. Süt almak için bakkala yollandı.

Kediye ne isim verilir bilmezdi Mustafa ama bu kıza seslenmesi lazımdı. Ona Hacer  dedi. Hacer görünüşe göre sadece yemek yiyor ve uyuyordu. Bunun böyle olmadığını kısa sürede anladı Mustafa. Mustafa’nın gelişini pencerede bekliyor, keyifsizse hemen kucağına tırmanıyordu.  Neşeliyse bacaklarına sürtünüyordu. Yatakta hemen yanına kıvrılıyor, soğuk havalarda bacaklarına yakın yatıp dizlerini ısıtıyordu. Hacer o kocaman gözleriyle Mustafa’ya bakıyor, onu görüyor ve koruyordu. İncitmeden, utandırmadan, olması gerektiği gibi.

Sabahları pencereyi açıp camdan dışarıyı birlikte izliyorlardı. Genç bir kız yoldan geçerken ikisini görmüş, boynundaki makinenin deklanşörüne basıvermişti. “Habersiz oldu kusura bakmayın. Dayanamadım. Çok benziyorsunuz. Hele de gözleriniz.” demişti. 

28 Kasım 2025 Cuma

SÜT

 



Sütü süzüp tencereye aktardım. Tencere ağzına kadar doldu. Altını yaktım.Kendimi  de sandalyeye attım..Ateşim hala düşmemişti. Alt tarafı bir gripti ama geçmeyince geçmiyordu. Kafamın içinde davullar çalıyor, içimin ateşi gözlerimi yakıyordu. Sütü kaynatıp yatağıma geri dönmeyi planlıyordum.  

Kapı çaldı. Bu eve teklifsiz, habersiz gelebilecek tek kişi vardı. İçimi bir sıkıntı bastı. Kendini dünyanın merkezinde gören, dünya yansa hasırı yanmayan, dilinin şişini konuşarak indireceğini düşünen Sükran’dı gelen. Ayaklarım geri geri gitse de kapıyı açtım.

-          Gel Şükran, hoş geldin.

-          Ay çok fenayım. Nereye geçiyoruz? Mutfakta  mısın?

Diye lafların biri ağzında, biri boğazında girdi içeri. Camın önündeki sandalyeye yerleşip, pencereyi açtı. Soğuk havayla ürperdim.Neyse misafirdir deyip ses etmedim. Üstü ince bir tabaka kaymakla kaplanan sütün içine çelik bir kepçe soktum. Yeleğime sarılıp karşısına oturdum.

-          Hayrola ne oldu ki? 

Şükran bu soruyu bekliyormuş. İş yerindeki cadaloz kızdan, saçlarını nasıl yolacağından başladı anlatmaya. Hem dipsiz bir kuyuya benzeyen çantasında sigarasını arıyor, hem o sarı çıyana ağzına geleni söylüyordu. Cevap, yorum, onaylama da beklemiyordu. Derin bir nefes alıp ocağın başına geçtim. Kendi çalıp kendi oynuyordu nasılsa. Ben kafa sallasam yeterdi.  Şükran,  iş arkadaşından üst kat komşusuna geçmişti bu arada. Onun pisliğinden kendi titizliğine pay çıkarıp, onun anneliğini batırıp kendininkini yücelterek nefes almadan devam ediyordu. Bir kaç saniye sustuğunda da sigarasını tüttürüyordu. Sigara dumanı sütün kokusuna karışıyor, Midem bu kokuya tepkisini ağzıma gelerek gösteriyordu. Bir gözüm sütte, bir gözüm Şükran’da … Elim ayağım boşaldı, mecalim kalmadı. Mutfak tezgahına dayandım. Süt bir türlü kaynamıyor. Allah’ım neden kaynamıyor?

-     Bir kahve içeriz değil mi?

Belki  cevap vermek için bir durup nefes alır dedim ama yok nerede,  kafasını sallayıp devam etti. Nihayet sütün üzeri köpük köpük oldu, tencereden dışarı çıkmaya can atıyor. Kepçeyle havalandırarak karıştırıyorum ki taşmasın. Ocağın altını kısmıştım ama karıştırmak gerek yine de.  Büyük bir gürültüyle çekmeceden cezveyi, kahveyi çıkardım. Şükran çocuğunun ödevlerinin çokluğundan, öğretmenin yetersizliğinden bahsettiğinden bu çabamın farkına varamadı. Elinin yanında duran şekerliği sert bir hareketle aldım. Kulağının dibinde çığlık attım: 

-     Kız süt taşacak neredeyse 

Şükran indirimdeki ayakkabıları telefonundan bana gösterme telaşındaydı. İlgilenmedi. Telefonu burnuma kadar soktu.

Sabah yuttuğum ateş düşürücü midemden yukarı çıkmaya çalışıyordu. Derin bir nefes aldım.Ama içime oksijen yerine sigara dumanı doldu. Öyykk.  Sütün kaymağı tencerenin üzerini balon gibi şişip kaplamıştı. Kepçeyi bir çevirdim sütün içinde. Bir kaç dakika daha kaynasın da kapatayım. Yetsin artık.

Kahveyi içmeden gitmeyeceği belli olan Şükran, artık dinlemediğim bir şeylerden şikayet ediyordu. Cezveyi ocağa sürdüm. Kısa bir an sessizlik oldu. Şükran sessizliğe tahammül edebilecek biri değildi. Yan gözle onu izliyordum.Yeni görüyormuş gibi mutfağı gözleriyle taradı. Pencereye geldiğinde aradığı şeyi bulmuştu.

-Ayşen’ciğim camların silinme zamanı gelmiş. Yeni bir cam temizleme spreyi buldum. Gel bak göstereyim sana da derken telefonuna uzandı.

Sonradan düşündüğümde beni bile şaşırtan bir hızla arkamı döndüm.

-     Şükran yeter Allah’ın adını verdim bir sus artık. Buna kafa derler. Sabahtan beri car car… Söndür o sigarayı da. Bir çık git Allahını seversen. Diye başlayıp ağzıma ne geldiyse saydım.  Saymışım yani. Sonra parça parça hatırladım bunları.

-     Ne dedim ayol ben şimdi? Aa delirdi kadın. Komşu bildim geldim. Bende kabahat zaten diye söylene söylene çıkıp gitti Şükran.

Kapı kapanınca derin bir nefes aldım. Ancak bu rahatlama taşan sütün sesiyle kısa sürdü. Süt salkım salkım uzayarak tencerenin dışını kaplamış, ocağın ızgarasından mutfağın zeminine doğru kendine bir yol çizmişti.  Kahve de sütün açtığı yoldan köpüklerini salıvermişti. Var olan azıcık enerjim bu görüntüyle tükendi.  Ocağın altını kapatıp yatak odasına yollandım. Ocağı ve Şükran’ı daha sonra halledecektim. Şu an hiçbir şey yatağımdan daha kıymetli değildi.

21 Kasım 2025 Cuma

Vak'a Sunumu

 




Ruh ve sinir hastalıkları hastanesi haftalık konsültasyon toplantısında Asistan Doktor  Ecem Öz  yakın gözlüklerini takarak vaka sunumunu yapmaya başladı. “Meltem Akın.  32 yaşında kadın. Evli. Eşi cezaevinde. 2 çocuk annesi olan hasta  gerçeklikten kopma,  dezorganize konuşma, günlük yaşam işlevlerinde bozulma ve amaçsız motor davranışlar nedeniyle servise yatırılmıştır.Bu belirtiler on gündür devam etmektedir.Bir yıl önce çocukların eline ısınsınlar diye saç kurutma makinesi verip kendini asarak intihara kalkışmış ancak ipin kopması sonucu kurtulmuştur. ”  Saç kurutma makinesi detayının  sunumda olmaması gerektiğini biliyordu Dr Ecem ama yazmak istemişti. İzleyici koltuklarındaki beyaz önlüklü tıp fakültesi öğrencileri söylenenleri not aldılar. Doktor devam etti:

“Halüsinasyon saptanmamış, ancak içgörü belirgin şekilde kısıtlıdır. duygulanımda labilite dikkat çekicidir. “

Bir öğrenci notlarının yanına açıklama iliştirdi: Labilite: hızlı ruh hali değişimi

Dezorganize: uygunsuz duygulanım .

Sunum devam ediyordu:

“ Hastada akut psikotik epizod ile uyumlu bulgular vardır. Stresör olarak belirgin ekonomik ve sosyal zorluk öyküsü mevcuttur. Düşük dozda antipsikotik başlandı. “

Masanın başında oturan kır saçlı profesör Sezer  Sezinoğlu  hastanın içeri alınmasını istedi. Öğrencilerin merakla açılmış gözleri kapıya çevrildi. Masanın çevresindeki altı kişilik doktor heyeti başlarını önündeki notlardan kaldırdı. Meltem iki hastabakıcı ile içeri girdi. Odadakilere hızlıca kaçamak bir bakış attı. Başka bir gezegenden az önce ışınlanmış gibi şaşkındı. Özensizce toplanmış saçları, solmuş yüzü, beyaz bir çizgiyi andıran dudakları ve kocaman gözleriyle küçük bir kız çocuğuna benziyordu. İki eliyle yeleğini önüne kavuşturdu.  Profesör Sezinoğlu Meltem’e baktı.

“Kızım bu odada gördüğün herkes doktor. Sana yardım etmek için buradayız. Neden burada olduğunu biliyor musun?”

“Karakol gönderdi” dedi Meltem usulca

“Karakol neden gönderdi?”

“Düğüm çözüyordum. Çok karışmıştı. Siyah simli ip hepsine dolanmıştı.” Meltem’ in sesi telaşlanmış, elinde gerçekten bir ip varmış gibi parmaklarıyla çözmeye çalışıyordu. Bu hareket tırnaklarının derisini yeniden koparttı  ve tırnaklarının yuvası ince bir kanla doldu.

Profesör “Tamam Meltem bana bak şimdi, Meltem iplerin yan tarafta dursun. Meltem! Ekmek kaç para biliyor musun?”

Meltem’in elleri ipi bırakılmış bir kukla gibi iki yanına düştü. Korkuyla doktora baktı. Başka bir gezegenden bir kez daha ışınlanmış gibi baktı.

“Ekmek pahalı. Yanına zeytin ve akşam için mercimek alacaksam ohooo… Çok çalışmam lazım. Oğlana da boya istemişler okuldan. Yarın iki eve giderim belki.” Gülmeye başladı. Bunu yaparken yüzü kasıldı, iki dudağı ayrıldı, sarı dişleri görüldü. Ağlıyor gibiydi ama kahkaha attı. Parmakları tuhaf bir dans eder gibi, hayali bir düğümü çözmeye başladılar.

Doktor Ecem ve diğer doktorlar başlarını önüne eğdiler. Bir öğrenci tam bu anda psikiyatride uzmanlaşmamaya karar verdi. Sezer Sezinoğlu  evdeki temizlikçinin ücretini arttırması gerektiğini düşündü ve önündeki kağıda bir kaç not aldı.  Sonra öksürüp boğazını temizledi. “Meltem kızım seni bir süre daha misafir edelim. Sonra yine konuşuruz” deyip hastabakıcılara götürmelerini işaret etti. Meltem giderken elleri hala çalışıyordu.

Profesör, Doktor Ecem’e döndü. Birkaç ilaç ismi söyledi. “Bu ilaçlara başlayalım, psikolojik destek talebinde bulunalım” dedi. Öğrenciler hemen not aldı. “Çocukları nerede kalıyormuş Ecem hanım bilginiz var mı? “ “Komşular ilgileniyormuş hocam.”  Profesör içini çekti, sayfayı çevirdi.  “Evet, sıradaki vak’a”

 

 

13 Kasım 2025 Perşembe

EV

 


Kaldırımda oturuyorum. Dört yıldır her şeyim olan; sığınağım, kalem evim yanıyor. Sanki dev bir ejderha onu kocaman ağzında çiğniyor. Elleriyle duvarlarını, kolonlarını koparıyor. Siyah bir posaya çevirip atıyor. Evimin sessiz çığlıkları gökyüzüne yükseliyor.

“İtfaiye nerede kaldı?” diye bağırıyor dağınık sarı saçlı, pijamalı kadın.

Beyaz atletli kel adam “Su yok mu, su?”  diye sesleniyor. Tanımıyorum hiç birini. Kimsem yok burada. Evim vardı sadece, her şeyim oradaydı.

Sokağa bakan küçücük penceresi patlıyor evimin. Küçük ağzını kocaman açıyor, nefes almak için… Alevler gırtlağına yapışmış. Kırmızılar, sarılar, siyahlar sürekli yer değiştiriyor. Birbirlerine dolanarak yükselirken bazen birleşip bazen ayrılıyorlar. Acı dolu benzersiz bir dans sergiliyorlar. Sirenleri ve hortumları ile kırmızı renkli itfaiye araçları da bu dansa dâhil oluyor. Oysa buraya ait değiller. Uyumsuz bir tablo!

Yetkili “İçeride kimse var mı?” diye soruyor

Beni işaret ediyor beyaz atletli,  “Bu vardı çıkardık. Evi de, çöp evmiş diyorlar.”

Hayır, hayır çöp değil onlar. Evim o.

Ambulans da geliyor. Turuncu yelekli bir kadın,

“Teyzeciğim, gel bir bakalım sana. Yürüyebilecek misin?” Otomatik bir ses... Giriveriyor koluma. Bir battaniye, su, tansiyon… Hızlı hareket ediyor.

“Burada otur olur mu teyzem?” Cevap beklemiyor ne güzel.

Su sıkıyorlar. Alevler alay eder gibi daha da yükseğe tırmanıyor.

Bu şehre hiç gelmemeliydik Mehmet, demiştim.  Güvenlik görevlisi işi bulmuş. Murat küçükken göç edersek para kazanırmışız. Köyde kimimiz var ki zaten. Boğulacaksak büyük denizde boğulalım. Öyle demişti…

Çatı büyük bir gürültüyle çöküyor.  Ev kendi üstüne kapanıyor.

Murat küçük…

Pijamalı sarışın resmi kıyafetli birine beni işaret ediyor. Elini kolunu sallayarak konuşuyor. Aklımla ilgili bir şeyler anlatıyor. Kelimeler, yanarken uçuşan kâğıtlar gibi dağılıveriyor.

Çöp değil benim evim.

Neler atıyor insanlar çöpe? Karton kutu, şişe, kalem, gazete, defter…

Murat resim yapalım gel oğlum. 

Pil, oje, gömlek, örtü, radyo, cüzdan… Önce odanın köşesine topladım. Üst üste, üst üste… Sonra…  Bir oda bir mutfak zaten evim. Oysa bütün şehri evime doldurmak istiyorum! Yoksa bu boşluk nasıl…”

Yan duvar, kumdan yapılmış sanki çöküveriyor.

Çöp olur mu hiç? Fotoğraf çerçeveleri buldum. Fasulye ve pirinç bulaşmıştı üstlerine. Yemek yapılmış evde belli. Çocuk yememiş, onun tabağındaki sıyırıp çöpe atmış annesi. Olsunmuş, yatmadan önce süt içermiş.

Mehmet kolunu omzuma atmış. Beni her kötülükten koruyacakmış gibi.  Ben Murat’ın elinden tutuyorum. Onu yerleştirdim çerçeveye.

“Gidecek yerin var mı ablacığım?” diyor üniformalı. Şokta olduğumu söylüyor, otomatik sesli hemşire.

Evimin kapısı simsiyah...

Gelince bu gecekonduyu tutmuştu Mehmet. İki kanepe, birkaç kap kacak. Menemen yapmıştım o gün. Şeffaf bir poşette biber tohumları, yumurta kabukları… Ucu düğüm.

“Baba! Ben de geleyim,” diye atılmıştı oğlan.

“Hadi birlikte gidelim,” demişti babası.  “Ekmek alırız, sana da şeker.”

Çöpü tutuşturdum Mehmet’in eline. Sokağın başında çöp konteyneri.

“Basket gibi at baba!”

Karşısı fırın, görmemişler. Araba hızlıymış. Murat oracıkta can vermiş. Mehmet hastaneye varamadan yolda.

Birkaç saat önce tüpü yakmak için gazı olan bir çakmak arıyordum. Yüzlerce çakmak. Rengarenk.Şekerlemelere benziyorlar.

Çat çat… Yanmadı at. Çat çat. Yanmadı at. Yanmış meğer.

Poşetler tutuştu, gazeteler, peçeteler, perdeler, karton kutular…

Alevler yakacak yeni anılar bulmuş olmalılar. Epey canlandılar. İtfaiye çaresiz...

Bu su bardağını alayım, kullanırım mutlaka.

3 Kasım 2025 Pazartesi

HİÇ OLMAMIŞ GİBİ

 

Yolun iki yanına sıralanmış apartmanlar birbirlerine yaslanmışlardı. Pencereler boyaları dökülmüş çerçeveleriyle sokağı, insanları, hayatı izleyen yorgun gözlere benziyorlardı.

Gazeteci Ünzile işe yetişmeye çalışırken kalabalığı görmüştü. Atlatma bir haber yakaladığını düşünüp heyecanlandı. Kalabalığı geçip ilerleyemedi. Polis de emniyet şeridini çoktan çekmişti. Bir umut simit tezgahına yöneldi.

“Ne olmuş ablacığım burada? Sen gördün mü bir şey? Cinayet mi? Polis ne zaman geldi? “ 

Kardelen ters ters bakıp başını çevirdi. Ünzile bir toparlandı. “Bir simit alayım” dedi. Simitten bir ısırık alırken çabuk çabuk sordu: “N’oldu gördün mü?” 

“Bir kadın beşinci kattan atlamış. Tiyatrocu muymuş neymiş” diye anlatmaya başladı simitçi. Ünzile gülümsedi. “Her şey karşılıklı. Dökül ablacığım.”

Yıllardır bu köşede simit satarmış. Bu tiyatrocu kız geçen yıl taşınmış buraya. Neşeli, kıpır kıpır biriymiş. Sabah erkenden evden çıkarmış. Bazen simit alırmış. Almasa da selam verirmiş. Sonra vermemeye başlamış. İstanbul dışından gelenler öyleymiş. İlk zamanlar sokulgan olur, konuşur, sonra hem yüzünün rengi solar hem sessizleşirlermiş. Havasından mı suyundan mıymış artık.

Burada bir duruyor Kardelen. İç geçiriyor. Kendi geldiği zamanları mı hatırlıyor ne?

Aysel Abla varmış ölenin komşusu. O söylemiş kızın tiyatrocu olduğunu. Yoksa ona neymiş. İş arıyormuş. Dizi, film, reklam ne olursa artık. Aysel Abla simit almaya gelir, ayaküstü dedikodusunu yapar öyle gidermiş. Tek başına oturuyormuş. Dili şişiyormuş demek konuşmaya konuşmaya.

“E sonra?” diye araya giriyor Ünzile.

Okumuş etmiş ama Ankara’daymış okulu. Ailesi de başka yerdeymiş. Unutmuş şimdi. Kimsesi yokmuş burada. İşte bu sabah da atmış kendini balkondan. İnsan canına kıyar mıymış hiç? Allah rahmet etsinmiş.

“Eyvallah abla” deyip not aldığı defterini çantasına atıyor Ünzile. Birkaç kişiyle daha konuşup, fotoğraf çekiyor. Gazeteye giderken uzun süredir ilk kez insanların yüzlerine bakıyor. Bu kalabalıkta bile asla göz göze gelemediği üzgün, ifadesiz, öfkeli yüzler. Herkes telaşlı.

Ünzile bir saat sonra haber metnini hazırlıyor.

“Firuze Seçkin(27) Çamlıbel sokağındaki evinin balkonundan atlayarak yaşamına son verdi. Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu Seçkin’in uzun süredir işsiz olduğu, başvurduğu projelerden olumlu dönüş alamadığı öğrenildi. Sanatçının cansız bedeni adli tıp kurumuna kaldırıldı. “

Satır başı yapıp kuvvetli bir nefes verdi Ünzile. Devam etti:

“Genç sanatçının bu kadar dizi enflasyonu içinde kendine bir yer edinememesinin yetersizlik hissine sebep olduğu, bunu kimselere anlatamadığı, bilmem kaç milyonluk şehirde yalnız olduğu, hepimiz gibi yapayalnız olduğu, tek başınalığın insanı çıldırttığı, yalnızlığın derin bir yoksulluk olduğu, Firuze’nin bunu yüzümüze çarptığı, ancak bu haberin hiç dikkat çekmeyeceği, diğerleri gibi üç saniyede unutulacağı…”

Bir nefes daha verdi. Dolan gözlerini kimseler görmeden sildi.

Son paragrafı backspace tuşuyla tek tek sildi. “Hiç olmamış gibi.”

Dosyayı yazı işlerinin mailine gönderdi.

26 Ekim 2025 Pazar

BİR GECE

 



Yatağın ortasına oturmuş, ayaklarını da altına almıştı. Hüsniye burnunu tuvaletin kapalı kapısına dayamış, içeriyi kokluyordu. “Hüsniye gel kızım” diye yatağına çağırdı. Hüsniye’de garipti yani. O korkuyla çığlık atarken saklanmış, şimdi de kahramanlık yapıyordu.  “Gel yanıma gel. Kapıdan çıkıverse aklın gidecek.”  Kedi duymazlıktan geldi.

Aradan yarım saat geçip korkusu hafifleyince Bilge’nin mesanesi baskı yapmaya başladı.  Tuvalete gitmeliydi. Ama yataktan inemezdi. Korkusu buna engeldi. Hüsniye kapının önüne yatmış, kulaklarını dikmiş nöbet bekliyordu.  Bilge ofistekilere olayı anlatırsa gelecek tepkileri düşünüp gülümsedi.

 Eşiyle, ya da eşinin ailesiyle her tartışmasından sonra “ne rahatsın Bilge, hiç böyle dertlerin yok” diye imrenmeyle kıskanma arasındaki ince çizgide akrobasi yapan İdil “Ah canım ya, alo deseydin Ahmet gelip hallederdi” derdi mutlaka.  Babasının işe getirip götürdüğü, annesinin her saat başı aradığı Aysun kendisinin de çok korktuğunu, yine de yapabileceği bir şey olursa haber vermesini isterdi.  Evde serseri mayın gibi dolanan ikizlerinden illahla etmiş, Bilge’nin de haline içtenlikle üzüldüğü Hülya “aman ilaçlatıver” derdi.  Ortaçağda yaşasa büyücülükten yakılacağına neredeyse emin olduğu Buse kehribar rengi gözlerinden alevler saçarak ve fakat oldukça sakin bir sesle tuvaletin feng shuiye göre yanlış yerde olduğunu, bu nedenle böyle ziyaretçilerin olağan olduğunu söylerdi.

Bilge bu evi kendisi bulmuş, kendisi boyamış, boyunu aşan işlerde usta çağırmış, gerektiğinde hepsiyle çatır çatır kavga etmişti. Zorlu geçen boşanma sürecinden sonra bu evle birlikte kendisi de temizlenmiş, kırıkları onarılmış, fazlalıklar çöpe atılmıştı. Ofistekiler ve diğer herkes yalnızlığı Bilge’nin kapladığı yaldızlı dış jelatini ile görüyordu.  Herkes o yaldıza, ışıltıya sahip olmak istiyor, ama ödenen bedelleri kimse görmüyordu.

Bilge patisini bacağına dayamış uyuyan, dünyanın en masum kafasını okşarken omuz silkti. “Aman haberleri bile olmayacak değil mi Hüsniye?” dedi. Kendi sesini duymak iyi geldi. Yataktan inip ev terliğini eline aldı. Tuvaletin önce kapısını sonra ışığını açtı. Bir hamamböceği için evde erkek besleyecek değildi.

19 Ekim 2025 Pazar

ÇÜRÜK

 


Hale Hanım ağzında fena bir kokuyla uyandı. Dişlerini fırçaladı. Daha banyonun kapısından çıkamadan koku geri geldi. Sorun midesinde miydi acaba? Karnına dokundu. Acı, sancı, şişkinlik yoktu. Yine de dalga dalga yayılan bozuk yumurta kokusunu alıyordu.

Ağzına birkaç maydanoz yaprağı attı, çiğnedi. Pencereleri açtı. Azalmak bir yana koku artıyordu. Artık temmuz sıcağındaki bir çöp konteynırını andırıyordu. Tekrar banyoya girdi. Soyundu. Ayna karşısında vücudunu inceledi. İltihaplı bir yara, olmadı bir kızarıklık, en azından bir sivilce aradı. Yoktu. Güzel kokulu sabunlarla  duş aldı.  Faydası olmadı. “Bütün iç organlarım çürüdü herhalde” diye düşündü Hale Hanım. Çöp kokusuna panik eklendi. Doktora gitmeyi düşündü. Ne diyecekti? “Ben öldüm sanırım?” “İçim çürüdü.?”  Kırk yaşını geçmiş bir mühendis olarak bunu mantıksız buldu. Kendine yakıştıramadı.

Akşam yediği balığın dokunmuş olabileceğini düşündü. Belki de sadece çürük bir dişti. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu.

Çalışma odasına geçti. Bilgisayarını açtı. Maillerini kontrol edecekti. İlk maili gördüğünde gözleri fal taşı gibi açıldı. Kalbi bir çöp dağının içinde gümbürdedi. Çarpıntı çöpleri dağıttı. Koku yükseldi. çöp dağı bir volkan gibi patlamaya hazırlanıyordu. Hayaletler yazamazdı!  Ama kendisi canlıydı ve mailleri okuyabilirdi. Maili açtı. :

Merhaba bugün ayrılığımızın ilk yıl dönümü. Bir yılı nasıl geçirdin merak ettim. Çok zavallıca olsa da beni unutma diye çabalıyorum. Cevaplarsan sevinirim. Ozan  Volkan patlamadı. Bir mum alevine dönüştü. Hale maili biraz aşağı kaydırdığında geçen yıl kendisinin yazdığı maili gördü. Ona cevap olarak yazmıştı Ozan. Okudu yeniden. Kendi sesini de duyarak

Ölmeni bekliyorum. Yaşamanı sağlayacak tüm kanalları kapattım.  Gözlerin ellerin yavaşça silikleşti içimde. Sesin fısıltıya dönüştü. O güzelim kahkahalarını istesem de hatırlayamıyorum. “Bir daha aramayacağım seni” sözümün arkasında durmak için telefon numaranı sildim. Bütün rakamlarını tek tek boğuyorum. Zamanın ellerine teslim ettim seni. Ayrıntıları törpülemesini, sesini alıp ötelere taşımasını, içini boşaltmasını izliyorum. Seninle işi bittiğinde geçmişimin posasını izleyeceğim. Demiştim ya daha önce ”başkası yaşamış gibi” Ölüyorsun farkında mısın? İçinde bir mezarla nasıl yaşanır biliyor musun?

Mezardaki ölü kendi cenaze namazını kılmaya kalkmıştı bugün.

Çürük kokusu geçti. O zaten başka zamanlara, başka kadınlara aitti. 

28 Eylül 2025 Pazar

YENİDEN

 



Zuhal uyurken bir sihirli değnek dokundu omzuna. Sabah terliklerini ayağına geçirirken başka biriydi. “Ne garip rüyaydı, tanımam etmem” diye mırıldandı. Ekmek almak için evden çıktı. Fırına girmek üzereyken rüyasındaki genci gördü. Işıklarda bekliyordu. Kulağında kulaklıkları, başı müziğin ritmiyle sallanıyordu. Yeşil yandı. Ve Zuhal'in zihninde bir düğmeye basıldı. 

Rüyası şu an gözünün önünde gerçek oluyordu. Bunu fark edince  zaman durdu. İnsanlar, arabalar, kuşlar, uçuşan yapraklar durdu. Genç karşıya geçmek üzere yürüdü. Yoldan son hızla gelen kırmızı bir otomobil  ona çarptı.  Kanlar içinde yere yığıldı.

Zaman akmaya başladı. Zuhal fırının önündeydi. Kot montlu genç ışığın yanmasını bekliyordu. Zuhal etrafına bakındı. Kendisinden başka kimse farkında değil gibiydi. “Hey kot montlu, hey beyefendi” diye bağırdı. Genç fark etmedi bile. Zıpladı, çırpındı. Işığı bekleyenler işaret etti. O, kulaklığını çıkarıp, Zuhal’e doğru yürümeye başladı. Yeşil yandı. Kırmızı otomobil yolun ortasında yakaladı. Genç kanlar içinde asfalta düştü.

***

Zuhal uyurken sihirli bir değnek dokundu omzuna. Terliklerini ayağına geçirirken başka biriydi. “Nasıl kaldı arabanın altında” diye rüyasına cık cıkladı. Ekmek almak için fırına giderken yolun karşısında onu gördü. Kot montu ve kulaklığıyla oradaydı. Zuhal birkaç saniye donakaldı. Sonra karşıya geçmek için hızlıca hamle yaptı. Zuhal’e bir motokuryenin motoru çarptı.

*** 

Zuhal uyurken sihirli bir değnek dokundu omzuna. Terliklerini ayağına geçirirken başka biriydi. Bir an duraksadı. “Rüya değildi” diye fısıldadı. Pijamalarıyla evden fırladı. Genç henüz gelmemişti. Yeşil ışığı bekleyip karşıya geçti. Geldiğinde yine de gözlerine inanamadı. “Gerçekten rüya değilmiş” Karşısında durup kulaklığını çıkarmasını işaret etti. Bir nefeste anlattı sonra. Genç anlayışlı ve şefkatli bir yüz ifadesiyle dinledi, gülümsedi. Yanındakilere “deli mi ne?” dedi ve kırmızı otomobile doğru yürüdü.

***

Zuhal yatağın içinde dizlerini karnına çekip oturmuş, ileri geri sallanıyordu. Erkenden uyanmıştı. “Sadece rüya, sadece rüya” diye fısıldıyordu. Açık pencereden duyulan uzun bir korna ve fren sesinin ardından “ambulans, ambulans” çığlıklarını duydu.

*** 

Zuhal uyurken sihirli bir değnek dokundu omzuna. Terliklerini ayağına geçirirken başka biriydi.Yatağının karşısındaki aynada kendisiyle göz göze geldi. “Yüzlerce kez denedin. Olmadı. Olmayacak. Engelleyemezsin” dedi. Karışık saçları, morarmış göz altları ve pijamalarıyla fırına yollandı. Başını kaldırımdan bir kez bile kaldırmadan  fırının kapısından girip ekmeğini aldı. Fren sesini, kornayı duydu. Gözlerinden pıtır pıtır akan yaşlarla evine gidip kapısını kapadı.