23 Eylül 2025 Salı

ÖNEM SIRASI

 



Sabahın ışığı önce perdenin, sonra kirpiklerinin engelini aştı. Gözlerini açtığında yine yastığında, çarşafın üzerinde öbek öbek kelimeleri gördü. Eliyle tek tek topladı.  komodinin çekmecesine doldurdu., diğer kelimelerin yanına...

Acele etmeliydi. Haftalardır hazırlandığı sunum bugündü. 

Duşta saçlarından düşen birkaç cümle giderden kayıp gitti. Ender rastlanan bir benzetme ayağının altında paramparça oldu. İçinden bir an eğilip parçaları toplamak geçti ama vakit yoktu. 

Mutfak masasında neşe içinde şakıyan bir grup tamlamayı ve ekmek sepetine yaslanmış hüzünlü kelimeleri sol eliyle sağ avucuna süpürdü. Camın önündeki menekşenin kurumuş toprağına sepeledi. Tamlamalar menekşeyle hararetli bir sohbete tutuştular hemen. Toprağa düşen kelimeler kök saldılar. Yaprakların arasında yeni anlamlar filizlendi.

Gömleğinin düğmelerine tutunan, sloganlar atan on kadar cümleyi gardırobun içine silkeledi. Biraz direndiler ama düştüler. İçeride hala bağırıyorlardı. Belli ki susmaya niyetleri yoktu.  Benzer cümleler bir keresinde kemerine zincirlemişlerdi kendilerini de, çareyi kendine yeni bir kemer almakta bulmuştu.

Ayakkabılarını giyerken ayak bileğine, pantolonuna sarılan yapışkan ve sulu kara benzeyen kelimeleri nazikçe alıp ayakkabı kutusundaki arkadaşlarının yanına koydu.

Arabaya bindiğinde, sileceklerin ardına gizlenmiş çaresiz cümle parçalarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Bir şey anlatmak istiyorlardı, ama kırık dökük seslerinden yalnızca hüzün süzülüyordu. Acımak dışında elinden bir şey gelmedi. İncitmeden nazikçe topladı. Torpido gözüne yerleştirdi. 

Nefesini derin bir iç çekişle verip arabayı çalıştırdı. Direksiyona dokunan elleri titriyordu hafifçe. 

 “Bir gün mutlaka size döneceğim  kelimelerim"  dedi içinden."İşlerim azalacak, vakit çoğalacak... ve o romanı sizinle birlikte yazacağım.”

21 Eylül 2025 Pazar

AYNA

 

Biz balkonda oturuyorduk Memur Bey. Eşimle birlikte. “Eski mi deseydim acaba? Neyse ne, sanki ben biliyorum da ne olduğumuzu”  Hava kararmıştı. Sokak lambalarının aydınlığı vardı sadece. Sahil tarafı daha hareketli oluyor tabi de, buralar sessiz. “Çıplak ayaklarımızı balkon demirine yaslamıştık. Rüzgârla denizin kokusu geliyordu. Yan yana oturmuştuk. Birbirimize bakmıyorduk. Karanlığa, evlerin ışıklarına, karşı balkona bakıyorduk ”

Karşı apartmanda oturuyor Meral.  Bizim gibi beşinci katta o da. Evler hep bir örnek sitede.  Gece onlar da balkona çıkar. Bazen rakı kadehlerini, bazen çay bardaklarını kaldırıp selam veririz. Başka muhabbetimiz olmadı. “Hep karşıya bakıp yanımızdakiyle konuşuyorduk. Onlar parmaklarını birbirlerinin yüzüne sallayıp tehditler savururken biz elele tutuşup birbirimizi ne çok sevdiğimizi söylüyorduk. Ya da tam tersi”

Ne bileyim Memur Bey ne desem yalan olur şimdi. Ara sıra tartışırlardı. Evin içini bilemem ama öyle dayak falan ne gördüm ne duydum. Sesleri yükselirdi, bağrışırlardı, kesilirdi sonra. Akşamına rakı sofrasını kurarlardı balkona. “Boş biraların şişeleri yerdeydi. Cila niyetine çay içiyorduk biz. Dingindik.  Sabahki sorunumuzu çözmüş, uzlaşmıştık. Fırtınadan sonraki sakinlik gibiydi. Kırılmış, dağılmıştık ama görüşümüz netleşmişti.”

Onların alt kat komşusunu tanırım ben. O dediydi çok ayrılıp barışmış bunlar. Birbirlerine ağızlarına geleni söyleyip, sonra kuyruklarını kıstırıp dönüyorlarmış geri.  Nasıl bir şeyse artık. Bir kere iki yıl ayrı kalmışlar, bazen aylarca. Sonra gururu, inadı boş verip barışıyorlarmış. İşte aşk mıdır, aptallık mıdır bilemem. İkisi aynı bana sorarsan da… “Ama geçiyor ki acısı. O ilk öfke devam etmiyor. Külleniyor. Yerini özlemin ateşi alıyor. Özlem azalmıyor da yakıyor içini. Ne yapacaksın geri dönüyorsun. Deliyse benim delim. Ben de onun delisi. Bizi bizden iyi kim bilecek. Biz de döndük kaç kez.”

Her akşam gibiydi. Ayıptır söylemesi kızartma yapmıştım. Sever benimki. Masayı topladım. Baktım Meral balkonu yıkıyor. Bira açtık. Ama vallahi sarhoş olmadık. İki biradan ne olacak? Kocası masayı hazırladı. Tekrar bir baktım rakı tokuşturuyorlar. “Alışveriş listesi yapıyorduk biz. Yoğurt, kürdan… “  Bir an sonra kocası Meral’in saçını okşuyordu. Meral elini itti. “Markete sen gideceksin, ben gideceğim tartışması çıktı aramızda.  O kasiyer kız ona yiyecek gibi bakarken o tek başına gidemez elbette. Ne münasebet.”  Adam ayağa kalktı. Sesi duyulmuyordu ama Meral’e doğru eğilmiş, konuşuyordu. Meral geriledi biraz.  “ Biri vardı. Öyle hissediyordum. Sezgilerim güçlüdür benim. Beni sevdiğini ispat et. Hadi ispatla. Dedim. ”

Sigarasını yakarken Meral’in yüzünü görür gibi oldum. Yok, Memur Bey balkon ışıklarını yakmıyoruz. Sivrisineklerle baş edilmez. Salonun ışığı yetiyor. Neyse işte ağlıyordu sanki. Bence sevdiğine inanmıyordu adamın. Sevilen kadın hisseder. Sonra Meral ayağa kalktı. Balkon demirlerine tutunup gökyüzüne baktı. Biraz dışarı sarktı bunu yaparken. Kocası başını ellerinin arasına almış oturuyordu. Eminim çünkü biz susmuştuk. Konu bitmişti. Sessizlik olmuştu ve karşı balkona bakıyorduk. “Ayrılalım o zaman demişti. Madem sevdiğime inanmıyorsun ayrılalım.” Meral düşüverdi balkondan. Yok, kocası kalkmadı. Düştü mü, atladı mı bilemem ama kendisi yaptı. Öyle külçe gibi değil ama. Kurusun diye asılmış bir gömleğin mandaldan kurtulması gibi. Böyle salına salına indi. Belki dediğiniz gibi küt diye düşmüştür Memur Bey. Belki ben şoktan öyle gördüm sandım.

Rica ederim görevimiz. Yardımcı olmuşumdur inşallah. Elbette içeri bakabilirsiniz. Dedim ya hep birbirine benzer bizim evler. Benim evime bak Meral’in evini görmüş kadar olursun.

18 Eylül 2025 Perşembe

ÇIT

 

İlyas evine giden yokuşu çıkıyordu. Güneş binaların arkasında kayboluyor, gölgeler uzuyor, insanlar, evler, yollar, ağaçlar aynı kızıl rengi giyiniyordu. Şehir arkasında homurtusu, gürültüsü, gıcırtısı, patırtıları ve koşturmalarıyla nefes almaya devam ediyordu.

İlyas’ın içinde bir şey “çıt” etti.

Şevval’in dükkâna uğrayıp onu almakla iyi etmişti.  Tek başına bu yolda nasıl gelecekti kız? İti var kopuğu var. Böyle yan yaya yürürlerdi. Birlikte. Karnı da belli oluyor artık. Minicik bir can..  Bircan olacak adı. “Çıt”

“Şu Hasan’a çok fena girişeceğim bir gün” dedi İlyas. “Hem işi bilmiyor, hem sürekli patrona ispiyon peşinde. Ama işte dediğin gibi, başımı derde sokmaya değmez.”

“Senin günün nasıldı? Ayşe döndü mü işe? Yorma kendini. Tansiyonun yükselmesin yine. Tehlikeli olur dedi doktor.  Şevval bak ne diyorum? Bir mercimek çorbası yapsan ya akşama. Ben de salata yaparım. Mis. Of nasıl canım çekti, böyle dumanı üstünde.”

“Çıt”

Yolun iki yanına sıralanmış gecekonduların çıplak lambaları teker teker yanıyordu. Perdeler yoksulluğu içeride tutuyor, tabak, kaşık sesleri sokağa taşıyordu. Belediyenin verdiği kömürle yakılan sobadan çıkan duman havayı is kokutuyordu.

“Dalmışsın İlyas kaçtır sesleniyorum” dedi bir ses. İlyas irkildi.

“iyi akşamlar Şerife Teyze. Duymamışım. Eve gidiyoruz biz de”

Şerife Teyzenin gözlerinden bir acıma geçti. “Hadi oyalanma evladım. İyi akşamlar. Allah yardımcın olsun” dedi. Şerife Teyze, eşini kaybettiğinden beri yalnız yaşıyordu. Yirmi yıldan fazla olmuştu. Yalnızlık ne zor!

“Çıt”

Artık evlerini görüyordu. Işığı yanmayan tek ev oydu. Adımları yavaşladı.

“Çıt çıt çıt”

“Şevval be, gel eve gitmeyelim bu akşam. Ne yapalım biliyor musun? “

Huzursuzca kıpırdandı.

“Ne yapalım biliyor musun? Şey yapalım. Hani pikniğe gitmiştik komşularla. Geçen yaz. Ha, oraya gidelim. Hadi. Burada duralım. Böyle kapımızın önünde. O da olur. Sana göstermedim hiç, şu ileriki tepeden manzara çok güzel. Gel birlikte bakalım. Eve gitmeyelim Şevval.”

Sokak lambası evin dış kapısını aydınlatıyordu. İlyas elini  kapıya uzattı. Ateşe dokunmuş gibi geri çekti. İleri geri yürüdü. Tekrar kapıya uzandı. Olmadı. Lambanın yanına çöktü. Başını ellerinin arasına aldı.

“İlyas abi, İlyas abi”

İlyas başını kaldırdı. İlk kez görüyormuş gibi baktı. Sonra tanıdı. Yan komşunun kızı Sevil.

“İlyas abi geldiğini görünce annem yemek gönderdi. Patates yemeği. Sıcak sıcak ye. İstersen buyur bize gel”

İlyas ayağa kalktı..

Çıtırtılar, sağır edici bir çatırtıya dönüştü. Şevval’i sarıp sarmalayıp içine gizledi.

Sevil yalvarır gibi konuştu:

“Hatırım için birkaç yudum ye. Sıcak bir şey geçsin boğazından. Kaç gün geçti. Vadesi bu kadarmış. Ölenle ölünmez İlyas abi.”

31 Ağustos 2025 Pazar

PATLICAN KEBABI

 Patlıcanları mavi plastik tasa koydu, sepetten el yordamıyla bir soğan aldı. Dolaptan iki biber, iki domates çıkardı. Baktı domatesler küçükmüş. Bir tane daha çıkardı. Çekmecede eliyle yoklaya yoklaya bıçağı buldu.  Mutfak masasına oturup patlıcanları soymaya başladı.

“Bunlar kızarırken de köfteyi yapıveririm. Sonra çorba… Ne seviyordu ki enişte bey? Aman mercimek yaparım mis gibi”

Kalkıp tuzlu su hazırladı.

“Hemen kararın, hiç beklemeyin. Pilav hazır. Revaninin şerbeti… Az ılınsın  “

Şerit şerit kesip tuzlu suya attı soyduğu patlıcanları. Hazır bıçak elindeyken biberleri dörde böldü. Domatesleri dilimledi.

“Ben biber sevmem teyzeeee… Ayır paşam sen onları kenara. Anneannesi bak torununun bir dediğini iki etmiyorum. Hiç üzülmesin. Tabi teyzem, peynir getireyim sana. Yok, canım ne zahmeti.  Otur Nursel sen misafirsin”

Tavayı ocağa koydu. Yağ ekledi. Gözüyle tarttı az geldi biraz daha döktü. Patlıcanları havlu kâğıda alıp kuruladı.

“Yok Nursel sen veriyorsun ya parasını, hiç esirgemiyorum bol yağda kızarttım patlıcanı”

Borcamı aldı tezgâhın altından, ayağıyla tezgâhın kapağını kapattı.

“Babama baktım, anneme de bakarım bacım. Ne olacak. Onlar beni büyüttü, yetiştirdi. Görevim tabi. Tek beni doğurdu ya annem“

Patlıcanları ikişerli eşleştirip çaprazladı.

“Köfteyi unuttum Allah beni bildiği gibi yapsın. Bir yemeği beceremedin ya Aysel aferin…”

Ocağın altını kapattı, odaya annesine bakmaya gitti. Televizyon izliyordu annesi.  “ne yapsın başka”

-          Kanalı değiştireyim mi?

-          Yok kalsın

-          Su vereyim mi?

-          Ver

Yatağın kenarına oturup, annesinin başını destekledi koluyla. Pipetle birkaç yudum su içirdi.

“Felç demişti doktor. Yatalak. Boynundan aşağısı. Öyle birden bire. Konuşması iyi. Buna şükür”

Hızlı adımlarla mutfağa döndü. Yoğurma kabına kıymayı aldı. Ekmekleri ufaladı. Soğanı rendeledi.

“Kuruyup kaldım. Çıkmadı kısmetim. Olmayınca olmuyor. İnsan yüzü görmüyorum ki. Bir pazara, bir bakkala işte. Elin oğlu da salaktı. Benimle evlenip hayatını karartsın”

Anne seslendi

-          Kimyon koyma köfteye Nursel sevmez

“benim ne sevmediğimi biliyor musun acaba anne? Bütün çocukluğum dolmanın, köftenin içinden maydanoz ayıklamakla geçti.”

Tuz, karabiber

“Kimyonsuz köfte mi olurmuş canım”

Bir güzel yoğurdu köfteyi.

“Allah gecinden versin abla anneme bir şey olursa ev senin. Bu kadar emeğin geçti. Hay Allah razı olsun. Pek ince düşünür Nursel. Hastane, ilaç masrafını karşılar, evi de bana bıraktı, daha ne… ”

Yuvarlayıp avuç içinde yassılttı köfteleri.  Her bir köfteyi çapraz yaptığı iki patlıcanın ortasına yerleştirdi.

“ Abla önce ben evlensem?  Sanki beni isteyen varmış gibi. Evlen bacım sen. Kocası da ağzının içine bakıyor. Bir eli yağda...”

Patlıcanların dört ucunu köftenin üzerine kapattı. Bohça yaptı.

“Annem benim çeyizimden çıkarıp hazırladı Nursel’ın damat bohçasını. Helal olsun da, yatak odası takımıma çok yandım. Ne zor işledim onu, ellerim delik deşik iğneden. Yaparsın sen yine. Tabi Aysel yapar. “

Her bohçanın üzerine bir domates, domatesin üzerine biber, sırayla…  

“Her şeyin bir sırası var. Domatesin, biberin,  evlenmenin, ölümün, hayatın. Bir benim sıram yok. Hep arkadan, hep aralara sıkışarak, kürdan nerde”

Domatesi ortalayıp bir kürdan sapladı.

“Hiç konuşmadık kim bakacak diye. Bakıcı. Sırayla belki. Çalışırdım hem.”

Kayan biberi düzeltti kürdanı sapladı.

“Yok, anne gönül koymadım. Nursel’e benden çok yakışır. Nasıl güzel kırmızı”

Kürdanı sapladı. Domatesi, biberi, köfteyi geçti. Taa patlıcana değdi kürdan.

“Nursel’im ne güzel yapar pilavı… Nursel her şeyi güzel yapar anne”

Sıra sıra dizdi patlıcanları.

“Renkli renkli güzel misafir yemeği oldu. Yılda bir geliyorlar. Ancak işte iş güç. Annem özlüyor. Nursel aradı, Nursel aramadı... Bir de Berke tabi. Berke’nin dişi, Berke’nin adımı, Berke’nin …”

Fırını çalıştırdı. Yemeğin suyunu hazırladı çabucak. Salçalı suyu patlıcanların üzerine döküp fırına attı. İşte hazırdı!

Yemekte Nursel konuşuyor fönlü saçlarını bir baş hareketiyle arkaya atarken

-         " Kendini geliştirmek şart. Yoruluyorum ama akşamları koroya gidiyorum. Berke bakıcıda canım. O kadar zaman ayırayım kendime. Aç oğlum ağzını. Ömür törpüsü vallahi."

-       "   Nursel köfte yemedin kızım."

-          "Kimyon var  anne köftede. Unuttu herhalde ablam. Maydanoz da koymamış. Olsun, eline sağlık ablacığım."

-          "Hay Allah hiç farkında değilim kusura bakma Nursel’ciğim."

Derken patlıcan kebabının kürdanını yavaşça çıkarıp tabağın kenarına koydu Aysel.

30 Ağustos 2025 Cumartesi

MEKTUP

 





Merhaba,

Bunca yıldan sonra bambaşka bir sebeple yazıyorum sana.

Ne kadar uzak ve farklı şimdi her şey. Hep söylediğim yerdeyiz işte. “Başkası yaşamış gibi”

Karmaşık, savrulan, şekil değiştiren, dönüşen duygularımı bir arkeolog inceliğiyle seçip çıkarmayı, tanımlamayı seninle öğrendim.  Bunları yanlış anlaşılmadan, kelimeleri özenle seçip anlatmayı da elbette. Bu kısım çok zordu. Çoğu kez de beceremedim zaten.  Ah ne çamlar devirdim! Bu sayede kelime hazinem epey genişledi ama. Metaforu öğrendim. Yani adı buymuş. Ben sadece kendimi ifade etmeye çalışıyordum.

Seni anlamak da aynı derecede zorluydu. Bıçağını rastgele savururken yaralanmadan ya da yaralara aldırmadan “devam et, dinliyorum” demek gerekiyordu. Senin kanın benimkine karışmasın diye uygun mesafeyi ayarlamalıydım. Senden gelen bıçak darbelerini savuşturup, bıçağı tutanın kanayan kalbin olduğunu görmeliydim.

O günlerde, yıllarda öğrendim bir insanı hem şefkatle sevip, hem kelimelerle öldürmeyi.Bir anda köprüleri yıkıp , aynı köprülerin enkazından düşe kalka ona koşmayı.

Şimdi bunları yazabiliyor olmama şaşırıyorsundur. Öğrendiğim en değerli bilgilerden biri şu: Kendini ve yaşadıklarını doğru değerlendirebilmek için birkaç adım geri çekilmelisin. İçindeyken göremiyorsun. Anlamsızca çırpınıyorsun sadece. Birazcık uzaktan baktığındaysa görüntü netleşiyor. Basitleşiyor her şey. Ucuz anlamında bir basitlikten söz etmiyorum. Sade daha doğru bir ifade.

Çok mutluyken ya da çok mutsuzken yazamıyor insan. O dönem o yüzden anlatmakta zorlanıyormuşum.

Seninle olanlar dibe çöktü zamanla. Yavaş yavaş. Murathan Mungan’ın dediği gibi “zaman alır sizden bunların yükünü”

Şimdi yazabiliyorum. Senin sayende ve senin yüzünden…